En iyi Mimarlık eğitimi nasıl yapılır?

En iyi Mimarlık eğitimi nasıl yapılır?

Eğitim 101

Zamana ve yere göre değişir diyerek genel bir şekilde yanıtlamak mümkün olsa da, bu elbette tuzak bir soru. Mimarlık, daha da genel olarak tasarım eğitiminin zenginliği, çeşitliliği ve her kişinin kendi içindeki ‘cevheri' ortaya çıkarma hedefi bu soruyu anlamsız hale getiriyor. Yine de, tuzaklarından kısmen kurtulmak amacıyla soruyu biraz değiştirerek üzerine düşünmeye değer: 21. Yüzyılda Türkiye’de Mimarlık eğitimi nasıl olabilir?

Öncelikle, üniversiteye gelen gençlerin geçmişlerini düşünerek başlamamız lazım. Ne de olsa lise boyunca tasarım ile ilgili eğitim alan, yapılı çevrelerinin eski ve yeni çok sayıda nitelikli ürünle dolu olduğu Danimarkalılar değiliz. Yapılı çevremizin sıradanlıktan ve niteliksizlikten muzdarip olduğu, orta ve lise eğitiminde ezberci ve sınav odaklı bir eğitim almış kişileriz. Mimarlık gibi doğru ve yanlışın olmadığı gri bölgelerde gezinen bir alanda eğitim alacak genç insanlar için bu çok önemli bir problem. O kadar ki, meşhur ve meşum sınavda çok başarılı olan ve en üst birkaç bin kişi içine girmeyi başararak üniversiteye gelen gençlerin bir şekilde ‘reset’ edilmeden mimarlık eğitimi almaya uygun olmadıklarını düşünüyorum. Eğitimin tamamen bilgi aktarımı odaklı ve lise sonunda tek bir sınava kilitlenmiş olması ‘catch 22’ gibi saçmasapan bir durum yaratıyor. Bu meşum sınav sadece gençlerin üniversite geçişinde bir ritüel olarak işe yarıyor, hiç bir şekilde kalıcı bir yararı yok. Dolayısı ile eğer genç insanlar bu sınava deli gibi çalışırlarsa, zarar görüyorlar. Yıllarca sadece a-b-c-d-e şıklarından birinin doğru olduğu siyah beyaz bir dünyaya tıkılmış oluyorlar. Eğer sınava çalışmazlarsa, bu sefer de kendilerini keşfedecekleri neredeyse tek imkan olan üniversiteye gitme şansları olmuyor. En şanslı olanlar sınava biraz çalışıp, yaşamın renklerinden de feragat etmeden istedikleri üniversiteye kapağı atmayı başaranlar. Bunların azınlıkta olduğunu biliyoruz.

Üniversiteye başlayacak iyi niyetli bir gencin dertleri orta öğrenim ile de bitmiyor. Gençler, orta okul ve lisede olduğu gibi toplumda da (belki ailesinde de) sadece hiyerarşik yapıları deneyimlemiş, itaat ve otoriteyi sorgulamaması sürekli vurgulanarak büyümüş oluyorlar. Tasarım eğitimi almayı kafaya koymuş bir genç için bu çok ciddi bir problem. Sadece tasarım eğitimi için de değil, yaratıcılığın orataya çıkabilmesi için olmazsa olmaz gereklilikler eleştirel düşünebilme, var olanı sorgulama, hata yapmaktan korkmama. Böylece, iyi bir mimarlık eğitimi için ilk gerekliliğe ulaşmış bulunuyoruz: eleştirel düşünme becerilerini geliştiren eğitim yaklaşımı ve hiyerarşik olmayan, teşvik edici bir ortam.

Birçok alanda olduğu gibi, tasarım da öğretilemez ama öğrenilebilir. Öğretilemezden kasıt, öğrencileri içleri bilgi ile doldurulmaya hazır boş kutular olarak gören, pasif eğitim yaklaşımlarının geçersizliğine bir vurgu olarak anlaşılmalı. Ancak kişi isterse herhangi birşeyi öğrenebilir, dolayısı ile öğrenmenin birincil koşulu aktif olmaktır. Mimarlık ve İç Mimarlık gibi eğitimler, en kötü şekilde yapıldıkları zaman bile belli bir düzeyde aktif çalışmayı gerektirdikleri için doğaları gereği öğrenciyi aktif kılmaya yakınlar. Proje stüdyosu, iyi yürütüldüğü zaman, muhtemelen dünyada var olan en iyi öğrenme biçimi. Öğrencinin sürekli ürettiği ve kendi doğrularını bulmaya çalıştığı, aktif olmak zorunda olduğu bir ‘ortam’ olarak proje stüdyosu çağdaş eğitim prensiplerini içermekte. İyi bir stüdyo yürütücüsü ‘hoca’ değildir. Yürütücü ortamı hazırlar, tartışmayı ortaya koyar ve yönlendirir; tasarımcı adaylarının bireysel yaklaşımlarını teşvik eder, kendi tasarım anlayışını öğrencilere empoze etmez; her öğrenciye özel ve gerekirse farklı yöntemler uygular. Kötü bir stüdyoda ise ‘hoca’ bilen kişidir, tüm soruların doğru cevabı ondadır, otoritedir, öğrenci istediği yola gitmezse müdahale ederek doğru yolu buldurur, öğrenci dinlemek ve ‘hoca’nın dediğini hatta çizdiğini temize çekmekle yükümlüdür. Bu kötü durumda bile öğrenci belli bir düzeyde aktif olsa da, buradan ancak robotlar çıkar, özgür düşünme yetisine sahip bireylerin çıkması şansa kalmıştır. Burada da ikinci gerekliliğe gelmiş olduk: yaratıcılığın teşvik edildiği, yürütücünün olabildiğince az müdahale ettiği zengin stüdyo ortamının oluşturulması.

Stüdyo ortamı, doğal olarak stüdyoda gerçekleşir. Her proje dersi stüdyo olmadığı gibi her stüdyo da stüdyo değildir. Stüdyo okulun tüm öğrencilerinin istedikleri herhangi bir zaman kullanabilecekleri kendilerine ait bir yerdir. Stüdyoda yürütücüler misafirdir, stüdyo öğrencilere aittir. Yürütücüler stüdyodan çıkarlar, öğrenciler çıkmaz. Başka öğrencilerin özgürlüklerini kısıtlamadan stüdyoda istedikleri gibi çalışırlar. Stüdyo informel çalışmaların da mekanıdır, workshoplar, seminerler, tartışmalar, misafir konuşmacılar… Stüdyo enerjidir. Bir diğer gereklilik ortaya çıktı: kapıları öğrencilere 24 saat/365 gün açık olan, her öğrencinin kendine ait bir masası olan bir paylaşım mekanı olarak stüdyonun bulunması.

Eğitim bütünlüğü olduğu zaman anlamlı oluyor. Arının bal yapması gibi saçma bir analoji geçersiz, teker teker iyi olabilecek olan bileşenler bir bütünlük içinde bir araya gelmezlerse iyi bir eğitim oluşmuyor. Her dersin, her hocanın, öğrencinin eğitimi boyunca karşılaştığı herkesin farklı felsefede olması başta zenginlik gibi görünse de aslında olumlu bir durum değil. Tüm bileşenlerin her alanda aynı fikirde olmalarından değil, benzer bir eğitim felsefesini benimsemelerinden bahsediyorum. Yukarıda verdiğim örnek gibi, bazı stüdyo yürütücüleri öğrenciye düşüncelerini dikte ediyorlar, bazıları da öğrencinin kendi düşüncelerini geliştirmesi için çabalıyorlarsa buradan bir bütünlük çıkması imkansız oluyor. Bu durumda alışkanlığı icabı öğrenci otorite meraklısı ‘hoca’nın ‘doğrularını’ benimsemeye meyilli oluyor. Orta ve lise eğitiminde ezberci bir yaklaşımı olmayan, eleştirel düşünce ve yaratıcılığın küçükten beri teşvik edildiği başka bir ortamda buradan da zenginlik ve çeşitlilik çıkabilir. Ancak Türkiye’deki bir okulda ortak bir eğitim felsefesine inanmayan bir kadronun vereceği eğitim yetersiz kalacaktır. Eğitim tamamen bir ekip işidir. Bireylerin teker teker çok yetkin olmasının ötesinde bir ekip hatta takım olarak çalışabilmeleri gerekir. Böyle bir eğitim bileşenlerinin toplamından çok daha fazlasını ortak enerji sayesinde gerçekleştirir. Bu da dördüncü gereklilik: birbirine güvenen, ortak bir felsefe etrafında takım çalışması yapmayı isteyen ve becerebilen bir ekip.

Hemen üstteki tartışmanın devamı olarak, sadece tasarım değil her türlü eğitim farklı parçalardan oluşur. Bu parçalar birbirlerinin üzerine ne kadar iyi oturursa eğitimin bütünlüğü o kadar iyi olur. Mimarlık eğitiminde çok çeşitli, bir kısmı meslek ile ancak dolaylı olarak ilgili hatta ilgisiz bileşenler bulunur. Mesleklerin içerdikleri çoğulluk, zenginlik, çok bileşenli olma durumunun eğitime bir yansımasıdır bu durum. Ancak, bu farklı bileşenleri bir arada tutan, hatta öncelikle bir araya gelmelerini sağlayan bir harç gerekir. Bu harç kısmen yukarıda bahsedilen eğitim felsefesi olmakla birlikte, tasarım eğitimin bütünleşmesini, farklı bileşenlerden edinilen bilgi ve deneyimin kullanılmasını stüdyo sağlar. Tasarım eğitimi veren kurumların bir kısmındaki mimarlığın farklı alanlarında uzman olan akademisyenler bu durumu sevmeseler de, bu konunun tartışma götürmez şekilde açık olduğuna inanıyorum. İlk başta bahsedilen hiyerarşik olmayan eğitim ortamı önemlidir ama eğitim programında net bir hiyerarşi olması şarttır. Stüdyo tüm eğitimin omurgası, erime potasıdır. Proje stüdyosu tasarım eğitimin kalbidir. Dolayısı ile, stüdyoların programdaki ağırlığının bu merkez olma durumu yansıtması gerekir. Hem haftalık saat hem kredi hem de eğitimin duygusu olarak stüdyo tam merkezdedir. O kadar ki, bugün tekrar bir eğitim programı tasarla dense, sadece stüdyodan oluşan, diğer tüm bileşenlerin modüller şeklinde stüdyoya bağlandığı bir sistemi öneririm. Ki bu şekilde eğitim veren çok ünlü okullar olduğunu biliyoruz. Sondan bir önceki gereklilik: stüdyonun tamamen merkezde olduğu bir eğitim programı.

Türkiye’de şu anda 120 kadar Mimarlık programı bulunuyor. Bu programlar çok farklı şehirlerdeki çok farklı bölümlerde yer alıyorlar. Programları incelediğimizde, çoğunun birbirine şaşırtıcı derecede benzediğini görebiliyoruz. Bunun ülkeye ve kültüre has bir problem olduğunu düşünüyorum. Bunlar farklı olmaktan korkan, risk almayı sevmeyen, var olanı kopyalamaktan rahatsızlık duymayan bir yapının eğitime yansımasının işaretleri. Geleceğin dünyasını yaratacak olan mimarların yetişmesi için elli yıl, altmış yıl öncesinin programlarının yeterli olacağını düşünmek şaşırtıcı bir yaratıcılık eksikliği sayılmaz mı? Ders programının esnek olması, seçme derslere çok yer açması, özellikle teknoloji derslerinin stüdyo ile entegrasyonuna ve tasarımcı gözüyle aktarılmasına önem vermesi önemlidir. Daha da önemlisi, programın verildiği okulun yapısını yansıtan, bulunduğu şehirle ilişkili olabilen, sadece o okula özel bir projenin bulunması gerektiğini düşünüyorum. Okula özel bir proje. Bu eğitim programının yapısı, stüdyoların ele alınışı, özel bir program (Tasarla ve Yap!) gibi herhangi bir bileşen olabilir. Son gereklilik: okula özel bir projenin bulunması.

Bütün bunları, İstanbul’da 2021 yılında söylediğimi vurgulamak isterim. Bugün bambaşka bir yerde bir mimarlık okulu kurulacak olsa, herseye orasının gözlüğü ile bakarak tekrar düşünmek gerekir. Eğitimin yaşayan bir süreç olduğunu da unutmamak lazım. Katılaşan, değişemeyen bir eğitim muhakkak eskir ve absürt hale gelir. Son olarak, kulağa komik ve garip gelse de, eğitimi seven insanların eğitim vermesi iyidir.

Arda İnceoğlu